Sabah evden çıkıp hayatın keşmekeşine karıştığımızda her birimiz görünmez bir zırh kuşanırız. Kimi insan dünyayı bir an önce aşılması gereken bir engel olarak görür, kimi sessizce izleyip fırtınanın dinmesini bekler. Tercih ettiğimiz sporlar, özellikle de bedenimizi bir başkasıyla karşı karşıya getiren dövüş disiplinleri, sadece kaslarımızı değil doğrudan ruhumuzun haritasını ele verir. Ringe, mindere ya da tatamiye adım atan insan, aslında aynanın karşısına geçmiş ve gerçek kimliğiyle yüzleşmiştir.
Dövüş sanatları milletlerin de ortak karakteridir. Bir başkentin sokaklarında yürürken hissettiğiniz o gizli ruh hali, o ülkenin yetiştirdiği sporcuların yumruklarında ve gard alışlarında açıkça görünür.
Ringdeki Açık Artırma ve Amerikanın Pragmatik Yumruğu
Dünyanın bir ucuna, Las Vegas’ın neon ışıklarına ve New York’un gökdelenlerine baktığınızda Amerikan Boksu karşılar sizi. Boks ringi, kalın iplerle çevrilmiş bir açık artırma salonu gibidir. Orada süslü hareketlere, soyut felsefelere yer yoktur; sonuç her şeydir. Boksörün gardı basittir, hedefi nettir: Rakibi en kısa sürede saf dışı bırakmak, yere sermek ve tabeladaki skoru alıp gitmek.
Bu tavır, modern tüketim toplumunun ve "Kazanan haklıdır" diyen acımasız sistemin beden dilidir. Hayatını bir boks maçı gibi yaşayan insanları tanırsınız; lafı dolandırmazlar, duygusallığa prim vermezler, ilk fırsatta kroşeyi indirip kendi işlerine bakarlar.
Soğuk Bozkırın Çeliği ve Sambonun Sert Gerçekçiliği
Bakışlarımızı Moskova’nın dondurucu ayazına çevirdiğimizde ise bambaşka bir dünya kurulur: Sambo. Rusya’nın zorlu coğrafyasından ve askeri disiplininden doğan bu melez sistemde zarafet aranmaz. Sambo minderi acımasız bir kış günüdür; rakibini kavradığı anda kemiklerini kilitleyen, kaçış boşluğu bırakmayan bir kaba kuvvet ve zemin hakimiyeti üzerine kuruludur.
Sambo disiplinini benimseyen zihinler, hayatta gösterişten hoşlanmazlar. Az konuşurlar, tehditlerini sessizce hayata geçirirler. Zor şartlarda ayakta kalmayı, acıya tahammül etmeyi ve hedefe ulaşmak için hantal ama kırılmaz bir irade sergilemeyi ilke edinirler.
Japon Stoacılığı ve Boş Elin İntizamı
Uzak Asya’nın adalarına, Tokyo’nun tapınaklarına vardığınızda gürültü bir anda bıçak gibi kesilir. Karate, yani kelime anlamıyla "boş el", bir dövüşten çok bir içe dönüş yolculuğudur. Karatede kavga minderde başlamaz; zihinde başlar ve orada biter. Hareketler son derece tasarrufludur, çizgiler cetvelle çizilmiş gibi düzdür.
Karateyi seven bir insan, hayatında kusursuz bir düzen arar. Öfkesini içine gömer, sınırlarını taş gibi örer. Onun için zafer bir başkasını yıkmak değil, kendi nefsinin taşkınlıklarını hizaya sokmaktır. Vururken bile bağırmaz, sadece nefesini odaklar.
Göğe Sıçrayan İrade ve Tekvandonun Hızı
Seul sokaklarından yükselen Tekvando ise Karate'nin o ağırbaşlı sessizliğine inat yerçekimine meydan okur. Tekvandoda ayaklar yerden kesilir, vücut adeta havada süzülür. Bu spor, baskılarla ve kuşatmalarla yoğrulmuş bir yarımadanın gökyüzüne doğru fırlama refleksidir. Hız, esneklik ve beklenmedik sıçrayışlar esastır.
Hayatında Tekvando ruhunu taşıyanlar tez canlıdır. Bir yerde uzun süre çakılı kalamazlar; değişimden, yenilikten ve ani hamlelerden beslenirler. Sorunların üstünden zıplayarak geçmeyi, engelleri alışılmışın dışındaki açılardan aşmayı seçerler.
Zamanı Bükmek ve Çin Dövüş Sanatlarının Gizli Sabrı
Pekin’in sisli saray bahçelerinden süzülen Kung Fu ve Vuşu, kavgayı tamamen bir akış sanatı olarak görür. Bir turna kuşunun kanat çırpışını, bir maymunun çevikliğini ya da rüzgârın yönünü taklit eden bu kadim gelenek, rakibin gücüne doğrudan karşı koymaz. Rakip ne kadar sert gelirse, usta o kadar yumuşak karşılar ve hasmın kendi savurduğu kuvveti boşluğa düşürerek onu kendi ağırlığıyla yıkar.
Bu felsefe, zamana yayılan büyük bir sabrın ürünüdür. Hayatını bu akışla yaşayanlar hiçbir kavgaya aceleyle girmezler. Akarsuyun kayayı sertlikle değil, bıkıp usanmadan akarak deldiğini çok iyi bilirler.
Er Meydanında Toprakla Sözleşen Türk Ruhu
Bütün bu küresel haritanın tam ortasında, Edirne’nin Sarayiçi’ne ve Kırkpınar Er Meydanı’na adım attığınızda ise bambaşka bir insan tasavvuruyla karşılaşırsınız.
Türkün dövüşü ne boks ringi gibi ticari bir açık artırmadır ne de tatami gibi soyut bir inzivadadır. Bizim cengimiz doğrudan toprakla kucaklaşmaktır.
Güreş, bu milletin sadece bilek gücü değil; merhamet, sabır ve edep anlayışının sahaya dökülmüş halidir. Pehlivan meydana çıkarken kispet giyer; bu, insanın kendi zaaflarını ve bedenini terbiye etmesidir. Vücudun zeytinyağı ile kaplanması, kaba kuvvetin kibrini kırmak içindir. Yağlı bedeni tutmak zordur; dolayısıyla sadece adale kuvvetine güvenen çaresiz kalır, sabır ve akıl devreye girmek zorunda kalır.
Pehlivanın peşrev çekerken sağ elini önce toprağa, sonra dizine, kalbine ve nihayet başına götürmesindeki derinliği hiçbir modern spor salonu veremez. O hareket, "Topraktan geldim, cismim topraktır, aklım ve vicdanım bu toprağın değerlerine emanettir" demektir. Hasım sırtı yere geldiğinde hor görülmez; sırtı sıvazlanır, alnından öpülür ve ayağa bizzat galip gelen tarafından kaldırılır. Çünkü er meydanı bir imha sahası değil, mertliğin tartıya çıktığı bir terazi yeridir.
Minder Biter Hayatın Koridorları Başlar
Bugün ister bir kurumun meclis kulisinde olsun, ister bir esnaf dükkânında, isterse bir şirketin yönetim katında; insanların yüzüne baktığınızda hangi dövüşün adamı olduklarını anlarsınız.
Kimi kısa yoldan sonuç alıp köşeyi dönmek için boksör gibi davranır. Kimi kaba güce ve baskıya sığınarak Sambo gibi hayatı kilitler. Kimi iç disiplinini Karate gibi korur, kimi Kung Fu gibi sabırla zamanın akmasını bekler.
Fakat toprağa basmadan içi rahat etmeyen, karşısındakinin gözünün içine bakarak mücadele eden ve kazandığı gücü merhametle birleştirmeyi bilenler, yönünü daima er meydanına döner. Çünkü bu topraklarda bilek gücü, ancak ahlakla ve adaletle birleştiği zaman saygı görür. Herkes bir gün kendi tercih ettiği minderde tartılır ve kimse ruhunun taşımadığı bir dövüşü sonuna kadar sürdüremez.
Yorumlar
Yorum Gönder