Henüz çocuk yaştaki bireylerin eline ağır silahların tutuşturulduğu ve sokaklarda kurşunların sıkıldığı sarsıcı haberler, toplum olarak nasıl büyük bir tehdit altında olduğumuzun açık bir kanıtıdır. Şiddetin ve çeteleşmenin yaş tanımadığı bu süreç; sokaklarda kaosa, psikolojik şiddete ve açık fiziksel saldırılara dönüşerek her gün karşımıza çıkıyor. Ne yazık ki okul silah saldırılarını adeta bir trend haline getirdiler. Gençlere son derece kötü örnek oluyorlar; gençler buna özeniyor ve kendilerini gerçek bir kahraman zannediyorlar. Şiddeti bir popüler kültür ögesine dönüştüren bu tehlikeli anlayış, toplumsal huzurumuzu temelden sarsmaktadır.
Eskiden mahalle aralarında neşeyle koşuşan, birbirini savunan, en fazla masumca kavga edip oyun icabı oyuncak tabancalarla birbirini vuran çocuklarımız ve gençlerimiz vardı. Şimdiyse doğadan kopuk beton yığınlarının arasında, gri kentlerde yalnızlaşan bir nesille karşı karşıyayız. Çarpık kentleşmenin getirdiği ruhsal sıkışma; televizyon dizilerindeki mafya özendiriciliği ve dijital oyunlardaki şiddet unsurlarıyla birleşince ağır bir erozyon kaçınılmaz oldu. Yaşanan derin değer yitimleri ve empati duygusunun yok olması neticesinde; çevresine ve kendisine zarar verdiğinin farkında bile olmayan, şiddeti bir üstünlük ve güç göstergesi zanneden bir gençlik türedi.
İçlerindeki sevgisizliği ve yalnızlığı şiddetle örtbas etmeye çalışan gençlerimiz, aslında fark edilmeye ve görülmeye de ihtiyaç duymaktadır. Varlığını ve işe yaradığını şiddet yoluyla kanıtlayıp kabul ettirmeye çalışmak, resmen manevi bir intihar ve derin bir boşluktur. Tam da bu manevi boşluk yüzünden çocuklarımız, suç odaklarının eline kolayca düşmekte; kendini değerli hissetmek ve bir yere ait olabilmek adına şiddete meyilli çetelerin bir parçası olmayı sığınak görmektedir.
Gelinen noktada tablo artık masum oyunlardan çok uzaktır; Amerika’daki okul baskınlarına özenip eline gerçek silah alarak kendi okulunu tarama noktasına gelen çocuk ve gençlerimiz, toplumsal erozyonun ne kadar ürkütücü bir boyuta ulaştığını gözler önüne sermektedir.
Şiddetin bu denli tırmanması iki yönlü ağır bir tahribat yaratmaktadır: Bir tarafta bu tehlikeli akımlara özenip aynı şiddeti taklit eden ve suça sürüklenen çocuklar ile gençler bulunurken, diğer tarafta yaşanan korku ve tedirginlik yüzünden okuluna gitmek istemeyen, eğitim hayatından soğuyan ve güvensizlik duygusuyla sarsılan masum bir nesil yetişmektedir. Dahası, bu silahlı saldırılar toplum genelinde derin bir infial, korku ve kaygı yaratarak çocuk, genç ve yetişkin fark etmeksizin herkesin psikolojisini altüst etmektedir.
Çocuğunu okula göndermekten çekinen ailelerin ortaya çıkması eğitimi ağır biçimde sekteye uğratırken; öğrencilerini koruma sorumluluğu hisseden öğretmenlerin yaşadığı yoğun endişe, travma sonrası stres bozukluğu gibi psikolojik rahatsızlıkları tetiklemektedir. En güvenli liman olması gereken eğitim kurumlarında her an yaşanabilecek bir tedirginlik hâkim olduğunda, bu tür bir ruh hali içinde nitelikli bir eğitimden bahsetmek de imkânsız hale gelmektedir.
Bu toplumsal yozlaşmayı durdurmak, sokak terörünün önüne geçmek ve hem suça meyleden hem de mağdur olan çocuklarımızı ve gençlerimizi koruyarak huzuru yeniden inşa etmek için vakit kaybetmeden bütüncül çözümleri hayata geçirmeliyiz. Bu noktada emniyet güçlerimize, eğitim kurumlarımıza, ailelere ve devletimize çok büyük sorumluluklar düşmektedir.
İlk olarak, emniyet birimlerimizin her okulda ve eğitim kurumunda bekçiler, polisler ve özel güvenlik görevlileriyle gözcülük yapması, denetimleri üst seviyeye çıkarması şarttır. Şiddete eğilimli, risk grubundaki çocukların ve gençlerin erken aşamada tespit edilip raporlanması; yaşı küçük olanların öncelikle bir rehabilitasyon ve tedavi sürecine alınarak şiddet eğiliminin absorbe edilmesi gerekmektedir.
Emniyet ve psikoloji disiplinlerinin koordineli çalışmasının yanı sıra, ailelerin de çocuklarının ve gençlerinin ruh halini yakından takip ederek onlara ilgi, destek ve şefkat göstermesi hayati önem taşımaktadır. Dijital alanda ise sosyal medya ve internette yer alan şiddet içerikli olayların çocuk ve gençlere ulaşmasını engelleyecek güçlü bir "dijital güvenlik çemberi" oluşturulmalıdır.
Bununla birlikte medyada şiddeti meşrulaştıran yayınlar yerine dostluk ve merhameti işleyen içeriklere ağırlık verilmeli; okullarda öfke kontrolünü ve duygusal zekâyı geliştirecek psikolojik destek hizmetleri artırılmalıdır. Çocuklarımızı ve gençlerimizi beton hapishanelerden kurtararak doğayla, sporla ve sanatla buluşturacak güvenli yeşil alanların çoğaltılması da sağlıklı bir sosyalleşme için tamamlayıcı bir adım olacaktır.
İnsanımızı ve yarınlarımızı yeniden iyiliğe, merhamete ve saygıya yönlendirecek bu adımları devlet, aile ve toplum olarak hep birlikte atmak zorundayız. Geleceğimizi karartan bu tehlikeli gidişata hep birlikte dur demeli, evlatlarımızın sahte kahramanlık hayalleri uğruna yok olup gitmesine asla izin vermemeliyiz.
Unutmamalıyız ki huzurlu bir toplum, ancak sevgi ve güvenle büyütülen çocukların ve gençlerin omuzlarında yükselebilir.
Yorumlar
Yorum Gönder