Türkiye’de spor denince akan sular durur. Ancak ne yazık ki o sular çoğu zaman tek bir kanala akar: futbol.
Futbolun ülkemizdeki yeri elbette tartışılmaz. Milyonlarca insanın tutkuyla takip ettiği, sokakların ve tribünlerin heyecanını diri tutan bir spor dalı. Fakat mesele tam da burada başlıyor: Spor sevgisini yalnızca futbola sıkıştırdığımızda, diğer branşlarda elde edilen tarihi başarıları gerektiği kadar görünür kılamıyoruz.
Geçtiğimiz günlerde Kadın Voleybol Milli Takımımız, göğsümüzü kabartan muazzam bir şampiyonlukla bir kez daha zirveye çıktı. Dünyanın en iyileri arasından sıyrılıp bayrağımızı en tepeye taşıdılar. Sahada yalnızca bir kupa kazanmadılar; aylarca, hatta yıllarca süren emeğin, disiplinin, fedakârlığın ve vazgeçmemenin karşılığını aldılar.
Peki, bu büyük başarıyı ülke olarak ne kadar hissedebildik?
İşte asıl sorulması gereken soru bu.
Eğer aynı başarı erkek futbol milli takımından veya büyük kulüplerden birinden gelseydi, bugün Türkiye’nin birçok şehrinde hayat adeta durmuş olurdu. Meydanlar insan seline teslim edilir, konvoylar düzenlenir, meşaleler yakılır, insanlar sokaklara dökülür, günlerce manşetlerden düşmeyen yayınlar yapılırdı. Televizyon programlarında saatlerce konuşulur, başarı üzerine özel programlar hazırlanır, spor kamuoyunun gündemi uzun süre bu zaferin etrafında şekillenirdi.
Peki, kadın voleybol milli takımımızın kazandığı tarihi başarıda ne oldu?
Birkaç saatlik yayınlar, sosyal medyada paylaşılan tebrik mesajları, gurur dolu birkaç cümle ve ardından hızla değişen gündem…
Sanki yıllardır dünyanın zirvesinde mücadele eden, ülkemizi uluslararası alanda gururla temsil eden bu kadınların başarısı, yalnızca bir günlüğüne hatırlanması gereken sıradan bir spor haberiymiş gibi.
Oysa mesele yalnızca voleybol değil. Mesele, başarıya nasıl baktığımızdır.
Bu kadınlar yalnızca bir spor branşında kupa kazanmıyor. Onlar, disiplinleriyle, mücadeleleriyle, azimleriyle ve en önemlisi de geri adım atmayan karakterleriyle milyonlarca insana ilham veriyor. Özellikle genç kızlara, “Ben de yapabilirim.” diyebilecekleri güçlü bir hikâye sunuyorlar.
Çünkü bir çocuğun televizyonda kendisine örnek olabilecek, ülkesini temsil eden bir sporcuyu görmesi yalnızca bir maç izlemek değildir. O görüntü, o çocuk için bir ihtimaldir. Bir hayaldir. “Ben de bir gün bu formayı giyebilirim.” düşüncesinin ilk ve en güçlü adımıdır.
Filenin Sultanları’nın başarısı tam da bu nedenle bir kupadan çok daha fazlasıdır.
Onlar, Türk kadın sporunun yalnızca başarı üretebildiğini değil, dünyanın en üst seviyesinde söz sahibi olabileceğini gösteriyor. Yıllarca erkek sporcuların başarıları üzerinden tanımlanan spor kültürümüzde kadınların da kendi hikâyelerini yazabileceğini, kendi yıldızlarını yaratabileceğini ve dünyanın dikkatini Türkiye’ye çevirebileceğini kanıtlıyorlar.
Üstelik bunu yalnızca sahadaki yetenekleriyle değil; yıllar süren antrenmanlarla, sakatlıklarla, baskıyla, eleştirilerle, zorlu deplasmanlarla ve her yeni turnuvada yeniden kendilerini kanıtlama zorunluluğuyla başarıyorlar.
Biz ise çoğu zaman yalnızca kupayı gördüğümüzde onları hatırlıyoruz.
Başarı geldiğinde alkışlamak kolaydır. Asıl mesele, o başarıyı toplumun ortak gururuna ve kalıcı bir değere dönüştürebilmektir.
Bu nedenle artık kuru bir alkıştan ve birkaç günlük tebrik mesajından fazlasına ihtiyacımız var.
Bir başka mesele de kutlama kültürümüz.
Bu ülke, futbol zaferlerinde sokaklara dökülmeyi, meydanları doldurmayı, bayraklarla konvoylar oluşturmayı ve günlerce süren coşkulu kutlamalar yapmayı çok iyi biliyor.
Öyleyse neden kadın voleybol milli takımımızın tarihi başarılarında da aynı heyecanı göstermeyelim?
Neden bu sporcularımızı yalnızca sosyal medyada bir gönderiyi beğenerek veya birkaç cümlelik mesajlarla geçiştirelim?
Bu kadınların kazandığı şampiyonluklar salonların duvarları arasında kalmamalı. Meydanlara taşınmalı, çocuklarla buluşturulmalı, gençlere anlatılmalı ve toplumun ortak hafızasına kazınmalıdır.
Çünkü bir ülke, kendisini temsil eden sporcularına verdiği değerle aslında gençlerine nasıl bir gelecek sunduğunu da gösterir.
Filenin Sultanları bize yalnızca nasıl kazanılacağını öğretmedi. Hayal kurmayı, çalışmayı, direnç göstermeyi ve imkânsız görünen hedeflerin peşinden gitmeyi de öğretti.
Futbolun büyüklüğünü inkâr etmek zorunda değiliz. Fakat başka branşların görünmez kalmasını da normalleştirmek zorunda değiliz. Çünkü bir ülkenin spor kültürü, yalnızca en çok izlenen branşla değil; farklı alanlarda zirveye çıkan sporcularına gösterdiği vefa ve adaletle ölçülür.
Filenin Sultanları dünyanın zirvesine çıktı.
Şimdi sıra bizde: Alkışlamak yetmez.
Adalet lazım. Çünkü bu kadınların kazandığı her madalya, yalnızca bugünün gururu değil; yarının gençlerine bırakılan cesaretin de en kıymetli mirasıdır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün yıllar önce ifade ettiği gibi: “Dünyada gördüğümüz her şey kadının eseridir.” ve “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.”
Yorumlar
Yorum Gönder