Toplum olarak gerçek yetenekleri alkışlamakta ve değerli sanatçılarımızın kıymetini anlamakta çoğu zaman geç kalıyoruz. Bir sanatçının yıllar boyunca verdiği emeği, sahip olduğu yeteneği ve ortaya koyduğu eserleri yaşarken yeterince göremiyor; çoğu zaman onun değerini, bu dünyadan göçüp gittikten sonra daha iyi anlıyoruz. Oysa gerçek sanatın ve emeğin değeri, sanatçı hayattayken bilinmeli; maddi ve manevi olarak henüz vakit varken taçlandırılmalıdır.
Günümüz medyasında ise ne yazık ki sanatın değer ölçütlerinin giderek değiştiğine şahit oluyoruz. Yetenekten önce dış görünüşün, oyunculuktan önce popülerliğin, sanatsal birikimden önce fiziksel çekiciliğin öne çıkarıldığı bir anlayışla karşı karşıyayız. Kadın ya da erkek oyuncu fark etmeksizin, kimi zaman bir sanatçının yeteneğinden çok nasıl göründüğüne, ne kadar konuşulduğuna ve ne kadar popüler olduğuna bakılıyor.
Oysa güzel bir yüz, tek başına sanatçı olmaya yetmez.
Bir oyuncunun ekrandaki alımlı görünüşü, onun sanattaki yetkinliğinin önüne geçmemelidir. Kamera karşısında dikkat çekmek ile izleyicinin ruhuna dokunmak aynı şey değildir. Bir karakteri yalnızca canlandırmakla, o karakterin ruhunu izleyiciye hissettirmek arasında büyük bir fark vardır. Gerçek oyunculuk, yalnızca yüzün değil, ruhun da kameraya yansımasıdır.
Sanatın merkezinde beden değil; yetenek, emek, eğitim, deneyim ve ruh olmalıdır. Bir sanatçının yıllar içerisinde kazandığı birikim, oynadığı karakterler, sahnede geçirdiği zaman ve mesleğine kattığı değer; yalnızca fiziksel görünüşünden ya da popülerliğinden çok daha önemli olmalıdır.
Üstelik sanatçının yaş alması bir eksiklik değil, aksine bir zenginliktir. Yıllar, bir oyuncunun yüzüne yalnızca çizgiler değil; deneyim, duygu ve hayat birikimi de bırakır. Ustalık, yaş ilerledikçe kaybolan değil, doğru değerlendirildiğinde derinleşen bir değerdir. Bu nedenle sanatçıları yalnızca gençlikleri ve fiziksel görünümleri üzerinden değerlendirmek, sanatın kendisine haksızlık etmektir.
Batı'daki tiyatro ve sinema anlayışının her açıdan kusursuz olduğunu elbette söyleyemeyiz. Ancak Avrupa tiyatrosunda ve Amerikan sinemasının önemli örneklerinde oyuncunun eğitimine, sahne deneyimine, yeteneğine ve mesleki birikimine verilen değer bize önemli bir noktayı hatırlatıyor: Sanatçının gerçek değeri, yalnızca dış görünüşünde değil, ortaya koyduğu eserde ve sahip olduğu ustalıktadır.
İşte tam da bu noktada Serhat Kılıç gibi sanatçılarımızın kıymetini yeniden düşünmemiz gerekiyor. Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümü'nü tam burslu kazanacak kadar güçlü bir yeteneğe sahip olan Kılıç, sanat yolculuğunda yalnızca dış görünüşüyle değil; oyunculuğu, emeği ve kendine özgü duruşuyla var olmuş bir isimdi.
Serhat Kılıç'ın ardından söylenen güzel sözler elbette kıymetli. Fakat insan ister istemez şu soruyu sormadan edemiyor: Bir sanatçının değerini anlamak için neden onu kaybetmeyi bekliyoruz?
Sanatçılarımıza yalnızca onları kaybettikten sonra sahip çıkan bir toplum olmaktan çıkmamız gerekiyor. Bir sanatçının ardından “Ne büyük oyuncuydu” demek yerine, bunu hayattayken söyleyebilmeliyiz. Üreten, emek veren ve sanatını ortaya koyan insanlara hak ettikleri değeri zamanında verebilmeliyiz.
Serhat Kılıç ve onun gibi yeteneğiyle var olan sanatçılarımızın kıymetini, onları kaybettikten sonra değil, yaşarken bilmeliyiz. Çünkü bir sanatçıya yaşarken verilen değer, ölümünün ardından söylenen binlerce güzel sözden çok daha anlamlıdır.
Güler yüzlü, yetenekli ve değerli bir oyuncumuzu kaybettik. Serhat Kılıç'a Allah'tan rahmet; ailesine, yakınlarına, sevenlerine ve tüm sanat camiasına başsağlığı diliyorum.
Çünkü gerçek sanatçılar, ardından hatırlanmak için değil; yaşarken anlaşılmak için vardır.
Yorumlar
Yorum Gönder