Sosyal Hız Üzerine Bir Eleştiri
Toplumumuzun sosyal dinamiklerinin değiştiğini apaçık biliyoruz. Ancak bilmek değil, bu dinamiğin neden böyle olduğunu anlayabilmek istiyoruz. Dijital çağın getirileriyle birlikte her şey hızlandı. Öyle ki, her şeyin ne kadar hızlandığını bile hızın kendisinden dolayı tam olarak ölçemiyoruz. Her şeye yetişmeye ve her şeyi takip etmeye çalışırken sürekli bir bilgi bombardımanına maruz kalıyoruz. Bilgiye hiç olmadığı kadar kolay ulaşıyoruz; fakat bu süreçte bilgeliği kaybediyoruz. Bilgi arttıkça düşünmeye ayırdığımız zaman azalıyor.
Doğal biyolojik saatimizin ne söylediğine bile bakmıyoruz. Hayatımızı kendi ritmimize göre değil, içinde bulunduğumuz hızın ritmine göre yaşıyoruz. Bu hız yalnızca günlük yaşantımızı değil, kendimizle ve çevremizle kurduğumuz ilişkiyi de şekillendiriyor.
İnsanlar reklam panosuna dönüşmüş durumda. Eylemlerini, duygularını, hislerini ve hatta bilgilerini dahi pazarlıyorlar. Bunu da “Ben de buradayım, bakın, vitrinim boş değil.” demek için yapıyorlar. Görülmek, var olmanın neredeyse bir kanıtı hâline geliyor.
Görülmeme korkusu hız ile ivme kazandığında ortaya samimiyetten uzak, seri bir toplum çıkıyor. Yarar, verimlilik ve hız üzerinden ölçülüyor. İnsan da bu düzenin içinde kendi değerini sürekli görünür, üretken ve hareket hâlinde olarak kanıtlamaya çalışıyor.
Bu nedenle durup düşünmeye, nefes almaya vakitleri olmadığı gibi bunu yapmaktan da korkuyorlar. Kendileri ile kalmak, modern insanın en büyük kabusu. Hatta ve hatta tabusu. Çünkü insan kendisiyle kaldığında, bütün bu hızın ve kalabalığın içinde bastırdığı şeylerle karşılaşabiliyor.
Hep eğlenmek, gülmek ve tüketmek zorunda olurlarsa varlıklarının anlam kazanacağını düşünüyorlar. Anlamsızlıkta boğulup anlamsızlığı yeniden üretiyorlar. Anlamsızlığın yeniden inşası adını veriyorum ben buna. Bu kısır döngü hiç bitmiyor.
Tek başınalık ve kişinin kendisinden memnun olmadığını keşfetmesi, bununla yüzleşmesi veba ile eş değer hâle geldi. İşin ironik yanı, insanın kendisini bulma çabası bile bu tüketim düzeninin dışında kalamıyor. Mutsuzluk ve antidepresan övgüleri dahi pazarlama kültüründe eritiliyor. Yapılan meditasyon ve spiritüel çalışmalar da modern popüler kültüre kurban gidiyor.
Resmen kişinin kendisini keşfetmesi dayatılıyor ve bu süreç zorunlu bir hâle sokuluyor. İnsan, doğal bir gelişim evresinden çok seri üretim bandında, spiritüel pazarlamanın tedarik edilen, alınıp atılan malı oluyor. Sahte benlik kurtarma operasyonları bir işe yaramadığı gibi kişiyi bireysel deneyimleme güzelliklerinden de soğutuyor ve soğuk kabuklarına hapsolmasına neden oluyor. Işık işçilerine ve spiritüel cemaatlere de bir operasyon düzenlenmeli.
Yorumlar
İşin eleştirilmesi gereken diğer tarafı ise buna hiç vakit bırakmayan sistemin başındakiler... Ucuza mal ettikleri insan hayatlarını nasıl tükettiklerini, nasıl süründürdüklerini görmüyor muyuz? Onlar bunları yaparken bir de çıkıp 'ne iyi insanlar' mı diyeceğiz? İşin acı yanı; kötü gördüğümüz bu insanlara benzemek için birbiriyle yarışan bir toplum hâline geldik. Ne yazık ki yine insanın karşısına, bizzat insan eliyle örülen duvar gibi soğuk insanlar çıkıyor.
Yorum Gönder